15.Bölüm


15. BÖLÜM -
İnsanda öylesine bir sevgi, öylesine bir dert, bir istek, öylesine bir özleyiş, bir umuş
vardır ki yüz bin dünyaya sahip olsa dincelmez, rahatlaşmaz. Şu halk, bir işe-güce koyulmuş, bir zenaate,
bir alış-verişe girişmiş, bir sanat, bir mevki sahibi olmuş, bilgi elde etmiş, yıldız bilgini olmuş, daha da başka
bilgileri öğrenmiştir amma hiç de rahata kavuşmamıştır; çünkü dilenen, istenen şey elde edilmemiştir.
Sevgiliye dil-ârâm-gönül huzûru, can rahatı derler ya; gönül onunla rahatlaşıyor, huzura kavuşuyor demek;
başkasıyla nasıl esenleşir, nasıl rahata kavuşabilir ki? Bütün bu hoşluklar, dilekler, merdivene benzerler.
Merdiven basamakları, oturup kalınacak yer değildir, geçilip gidilecek yerdir. Ne mutlu o kişiye ki daha
çabuk geçip gider, daha çabuk uyanır, anlar da uzun yol kısalır ona; merdiven basamaklarında harcatmaz
ömrünü.

(Birisi) sordu, dedi ki: Moğollar, bizim mallarımızı alıyorlar; bâzı-bâzı da bize mal
bağışlıyorlar. Acaba hükmü nasıldır?
(Mevlânâ) buyurdu ki:

Moğol, neyi alırsa Tanrının eline düşmüş, haznesine girmiş sayılır. Hani denizden bir testi, yahut bir
küp su doldurursun; o, senin malın olur. O su, testide, yahut küpte durdukça kimse ona dokunamaz; kim
senden izin almadan o küpü götürürse gasbetmiş olur. Fakat tekrar denize dökülürse herkese helâl olur;
senin malın olmaktan çıkar. Şu halde bizim mallarımız onlara haramdır, onların mallarıysa bize helâldir.
"Müslümanlıkta keşişlik yoktur; topluluk rahmettir." Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafâ, topluluğu
sağlamaya çalıştı; çünkü canların topluluğunda pek büyük, pek ulu tesirler vardır; teklikle-yalnızlıkla bu, elde
edilemez. Bu yüzden, mahalleli orda toplansın, daha fazla rahmete erişsin, daha fazla faydalansın diye
mescitler kurdular. Evleri ayrı-ayrı yapmalarının sebebiyse halkı ayırmak, ayıpları örtmek için; faydası budur
ancak. Şehirlinin toplanması için cami yaptılar. Dünya halkının çoğu şehirlerden, ülkelerden gelip orda
toplansın diye de Kâb'e'ye varmayı farz ettiler.

(Birisi) dedi ki: Moğollar, bu ile ilk geldikleri vakit çıplaktılar. Binekleri öküzdü, silâhları
tahtadandı. Şimdiyse ululandılar, doydular. En iyi Arab atları, en güzel silâhlar onların.
(Mevlânâ) buyurdu ki:

Gönülleri kırık, kendileri arık, güçsüz-kuvvetsiz bir haldeyken Tanrı onlara yardım etti, yalvarışlarını
kabul etti. Şimdiyse ululandılar, kuvvetlendiler; onların, kendi güçleriyle-kendi kuvvetleriyle değil, Tanrı
yardımıyla üst olduklarını, dünyayı o yüzden zaptettiklerini bilsinler diye Ulu Tanrı, halk zayıf bile olsa gene
de onları kahreder.

Buyurdu ki:

Onlar, ilkin bir ovadaydılar. Halktan uzak, azıksız, yoksul, çır-çıplaktılar. İhtiyaç içindeydiler. Ancak
içlerinden bâzıları alış-veriş için Hârezm-şâh'ın iline gelirler, alımda-satımda bulunurlar, kendilerine elbise
yapmak için kaba keten kumaşlar alırlardı. Hârezmşâh onları men'etti; tacirlerinin öldürülmesini buyurdu;
onlardan vergi alınmasını da emretti. Tacirlerinin, ülkesine girmesini de men'etti. Tatarlar, padişahlarının
tapısına gidip öldük diye yalvardılar. Padişahları, onlardan on gün mühlet istedi. Gitti, bir karanlık mağaraya
girdi. Oruç tuttu, yalvarıp yakarmaya koyuldu. Ulu Tanrıdan, yalvarışını duydum, duânı kabul ettim, dışarı
çık, nereye gidersen üst olacaksın diye ses geldi. İşte sebep buydu, dışarı çıkınca Tanrı buyruğuyla üst
oldular, dünyayı zaptettiler.

(Birisi) dedi ki: Tatarlar da öldükten sonra dirileceklerine inanmıyorlar, bir yargılanma
olacak, mutlaka bir gün soru-sual, hesap-kitab olacak diyorlar.
(Mevlânâ) buyurdu ki:

Yalan söylüyorlar. Biz de ikrar ediyoruz, biz de biliyoruz demek, böylece de Müslümanlarla kendilerini
eş tutmak istiyorlar. Deveye, nerden geliyorsun demişler, hamamdan demiş. Dizinden-ökçenden belli
demişler. Şimdi haşre inanıyorlarsa nerde izi-eseri bu inancın? Şu suçlar, şu zulüm, şu kötülük, kat-kat
toplanmış karlara-buzlara benzer. Özünü Tanrıya veriş, pişman oluş, öbür dünyadan haber alış, Tanrıdan
korkuş güneşi doğunca bütün o suç karları, o suç buzları erir-gider; tıpkı güneşin karları-buzları erittiği gibi.
Bir kar, bir buz, ben güneşi gördüm, Temmuz güneşi bana vurdu dese, fakat olduğu gibi buz halinde, kar
halinde kala-kalsa akıllı kişinin inanmasına imkân yoktur. Çünkü Temmuz güneşi vursun da karı-buzu
eritmesin, mümkün değil. Ulu Tanrı, iyiliğin-kötülüğün karşılığını kıyamette vermeyi vâdetmiştir amma peşin
olarak da onun örneği, dünya yurdunda soluktan-soluğa, bakıştan-bakışa belirip durmadadır. Bir insanın
gönlüne bir neş'e, bir sevinç gelse bu neş'e, bu sevinç, birisini neşelendirmesine, sevindirmesine karşılıktır.
Sıkılır, gamlanırsa da birisini sıkmıştır, birisini gamlandır mıştır. Bunlar, öbür dünyanın armağanlarıdır; ceza
gününü gösterir; şu azıcık şeyler o çok şeyi anlatır; hani buğday dolu bir ambardan bir avuç buğday
gösterirler ya, tıpkı onun gibi.
Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafâ'nın, o ululuğuyla, o büyüklüğüyle gene de bir gece eli
ağrımaya başladı. Abbâs'ın elinin ağrımasının tesiridir diye ilham geldi. Abbâs'ı tutsak etmişti; bütün esirlerle
beraber onun da elini bağlamıştı. Bağlaması Tanrı buyruğuylaydı amma sana gelip çatan şu can
sıkıntılarının, şu karanlıkların, şu hoşa gitmeyen şeylerin, birisini incitmen, kırman, bir suç işlemen yüzünden
meydana geldiğini bilesin diye karşılığı gelip-çatar. Ne ettin, ne yaptın, etraflıca hatırında değildir amma
karşılığından çok kötü bir iş yaptığını anla; onun kötü olduğunu ya bilgisizliğinden, ya gafletinden, yahut da
suçları kolayca sana yaptıran dinsiz bir eş-dost yüzünden suç saymıyorsun, bilmiyorsun onu; fakat
karşılığına bak da ne kadar ileri gittiğini, ne kadar sıkıldığını anla. Kesin olarak can sıkıntısı, suç karşılığıdır;
gönül ferahlığı ibâdet, itaat karşılığı.
Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafâ, parmağındaki yüzüğü döndürdüğünden seni
oyalanmak.-oynamak için yaratmadık diye paylandı. Var, bundan kıyasla da günün, suçla mı geçiyor,
ibâdetle mi, bir düşün.
Mûsâ'yı halkla oyalandırdı, bu da Tanrı emriyleydi, aynı zamanda Tanrıyla da meşguldü; fakat bir
yandan da öyle gerektiğinden halkla oyalandırmıştı onu. Hızır'ıyla tümden kendisiyle meşgul etmişti.Tanrı
rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafâ'yı önce tümden kendisiyle meşgul etti; ondan sonra halkı çağır,
halka öğüt ver, onları düzene sok diye emretti. Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafâ, ah, ne suç
işledim de beni tapından sürüyorsun? Ben halkı istemem diye ağlayıp inlemeye de beni tapından
sürüyorsun? Ben halkı istemem diye ağlayıp inlemeye koyuldu. Ulu Tanrı, ey Muhammed dedi, gam yeme,
seni halkla oyalanmaya koymam ben; onlarla oyalanır, uğraşırken de benimle meşgul olursun; şimdi neysen
halkla uğraşırken de benimle meşgul olursun; şimdi neysen halkla uğraşırken de bu halinden bir kıl kadar
eksik bir hale düşmezsin; ne işle meşgul olursan ol, vuslatın ta kendisindesin, benimlesin sen.
(Birisi), ezelî hükümler, Tanrının takdir etmiş olduğu şeyler, hiç değişmez mi diye sordu.

(Mevlânâ) buyurdu ki:

Ulu Tanrı, kötünün kötülük, iyinin iyilik bulmasını hükmetmiştir ya; o hüküm, asla değişmez. Çünkü Ulu
Tanrı, hüküm ve hikmet sahibidir; nasıl olur da kötülük et de iyilik bulasın der. Buğday eken, arpa biçer mi;
yahut arpa eken buğday devşirir mi; mümkün müdür bu? Bütün erenler, bütün peygamberler, iyiliğin
karşılığı kötülüktür demişler. "Zerre ağırlığınca hayır yapan, hayrını mükâfakıtını görür; zerre ağırlığınca şer
yapan, şerrini, cezasını görür." Ezelî hükümden maksadın, söylediğimiz, anlattığımızsa, Tanrı korusun, bu,
asla değişmez. Yok, iyiliğe, kötülüğe karşı sevabın, cezanın artıp artmayacağını, değişip değişemeyeceğini
soruyorsan, yâni maksadın, ne kadar çok iyilikte bulunursan o kadar çok iyilik bulup bulamayacağını, ne
kadar çok zulümde bulunursan o kadar çok kötülüklere uğrayıp uğramayacağını anlamaksa, bu, değişir;
fakat temel hüküm değişmez.
Boş-boğazın biri, sordu da görüyoruz biz dedi, kötü, iyi oluyor, iyi de kötü oluyor.

Buyurdu ki:
O kötü, iyilik etmiştir, yahut iyilik etmeyi düşünmüştür de iyi olmuştur. Kötü olan o iyi kişi
de ya kötülük etmeyi düşünmüştür, yahut da kötülük etmiştir de kötü olmuştur. Hani İblis, Tanrı esenlik
versin, Âdem hakkında, "Beni ateşten yarattın, onu topraktan yarattın" diye îtirazda bulundu da meleklerin
hocasıyken sonsuz lânete uğradı, tapıdan sürüldü-gitti. Biz de ancak bunu söylemedeyiz: İyiliğin karşılığı
iyiliktir, kötülüğün karşılığı kötülük.

(Birisi) bir kişi, bir gün oruç tutayım diye adak adar, sonra da orucunu bozarsa kefaret
gerekir mi, gerekmez mi diye sordu.
(Mevlânâ) buyurdu ki:

Tanrı rahmeti ona, İmâm Şâfiî mezhebinde, bir hükme göre kefâret gerektir. Çünkü Şâfiî, adağı and
sayar; andını bozana da kefaret gerekir. Fakat Abû-Hanîfe'ye göre adak, yemin sayılmaz; bundan dolayı da
kefâret gerekmez. Adak iki türlüdür. Biri şarta bağlı değildir, biri şarta bağlı. Şarta bağlı olmayanı, bir gün
oruç tutayım demektir. Şarta bağlı olanıysa, filân gelirse bir gün oruç tutayım demektir.

[Dedi ki:]
Birisinin eşeği yitmişti. Eşeğini bulma umusuyla üç gün oruç tuttu. Üç gün sonra eşeğini
ölmüş buldu. İncindi de bu incinişle yüzünü göğe çevirdi; bu üç güne karşılık dedi, Ramazandan altı gün
yemezsem adam
değilim; bedava mal mı almak istersin benden?

Birisi, "et-tahiyyât"ın anlamı nedir; "tayyibât", "salevât" ne demektir diye sordu.
(Mevlânâ) cevap verdi de buyurdu ki:
Bu sorular, bu tapı kılışlar, bu kulluklar, bu hatır gözetişler, hep Tanrının bağışıdır, Tanrının malı.
Çünkü Tanrı, bize sağlık vermeseydi bu soruları soramazdık, hal-hatır gözetemezdik; esenleşemezdik ki. Şu
halde gerçekte, tayyibât dua, salevât da, tahiyyât da Tanrınındır; bizim değil, hepsi de onundur, onun
malıdır. Hani baharın halk, eker, ovaya-tarlaya çıkar, yolculuk eder, yapılar yapar; onun gibi... Hepsi de
baharın bağışıdır, baharın vergisi. Bahar olmasaydı kışın olduğu gibi bütün halk, evlerde, mağaralarda
mahpus kalırdı. Şu halde gerçekte bu ekim, bu gezip tozma, bu nimetlenme, hep baharındır; nimet sahibi
odur. Halk sebeplere, işlere bakar; işleri sebeplerden bilir-anlar. Fakat erenlerce açıkça anlaşılmış,
görülmüştür ki sebepler, sebepleri yaratanı görüp bilmek için bir perdedir ancak. Hani birisi, perde ardında
söz söyler; sanırlar ki perde söz söylüyor, bilmezler ki perdede iş yok, o bir örtüden ibâret. Fakat adam,
perde ardından çıktı mı bilinir-anlaşılır ki perde bahaneymiş. Tanrı erenleri sebeplerin dışında işler
görmüşlerdir ki düzülüp koşulmuş da meydana çıkıvermiş. Dağdan deve çıktı, Mûsâ'nın sopası yılan oldu,
katı kayadan on iki kaynak fışkırdı-aktı ya; tanrı rahmet etsin, esenlikler versin; Mustafâ, ayı araçsız yardı;
Âdem, babasız-anasız var oldu; Îsâ babasız doğdu; Îbrâhim'e ateşten güller bitti, gülistanlar düzüldükoşuldu
ya; bunlar gibi sonu gelmez neler oldu; tıpkı bunlar gibi işte. Bunları gördüler de sebeplerin bahane
olduğunu, iş görenin başka olduğunu, sebeplerin, halk onlarla oyalansın diye yüz örtüsünden, perdeden
başka birşey olmadığını anladılar. Ulu Tanrı, Zekeriyyâ'ya, sana bir oğul vereceğim diye vaitte bulundu. O,
ben ele ihtiyarım, karım da ihtiyar; buluşma aracı da pörsümüş-gitmiş. Karım, bir yaşa gelmiş, bir hale
düşmüş ki çocuk yapmasına, doğurmasına imkân yok; yârabbi, böylesine bir kadından çocuk nasıl olur diye
feryada başladı. "Dedi ki: Rabbim, benden nasıl bir erkek çocuk meydana gelir; karım da kısır; ihtiyarladım
ben de." Cevap geldi: Aklını başına al ey Zekeriyyâ; gene ipin ucunu kaçırdın. Yüz bin kere sebeplerden
dışarı işler gösterdim, onları unuttun-gitti. Bilmiyor musun ki sebepler bahanedir. Benim, karısız, doğumsuz,
gözünün önünde senden, yüz bin çocuk meydana getirmeye gücüm-kuvvetim yeter; hattâ bir buyursam
dünyalarca halk belirir, hem de hepsi tam, ergen, bilgin. Ben seni, can âleminde anasız-babasız var ettim;
tâ önceden sana ne lûtuflarım var, ne yardımlarım; hem de şu varlık âlemine gelmeden önce; niçin
unutuyorsun onu?
Peygamberlerin, erenlerin, halkın, iyinin, kötünün; yerlerine, mayalarına göre örneği şudur:
Kâfir ilinden Müslüman iline oğlanlar getirirler, satarlar. Kimisini beş yaşındayken getirirler, kimisini on
yaşındayken, kimisini on beş yaşındayken. Çocukken getirilen, uzun yıllar Müslümanların arasında yetişirgelişir,
büyür, kocar; o ilin hallerini tümden unutur, o ilden hiçbir şey hatırlamaz. Bir parça daha büyükse
azıcık hatırlar. Fakat adam-âkıllı büyük olan, daha çok hatırlar. Canlar da buna benzer; "Sizin rabbiniz değil
miyim? Evet dediler" var ya; canlar Tanrı tapısındaydı. Yedikleri-içtikleri, harfsiz, sessiz Tanrı sözüydü,
onunla güç-kuvvet elde ediyorlardı. Kimisini çocukken getirdiler; o sözü duyunca o halleri hatırlamaz, o sözü
kendine yabancı bulur; bu bölük, perde ardında bırakılmış bir bölüktür; tümden kâfirliğe, sapıklığa baş-aşağı
dalar-gider. Kimisi biraz hatırlar, o yanın coşkunluğu, o yanın havası, onlarda başgösterir; bunlar,
inananlardır. Kimileriyse o sözü duydular mı, eskiden olduğu gibi o hal, gözlerini önüne gelir, belirir,
perdeler tümden kalkar, o buluşmaya ulaşır-giderler. Bunlar da peygamberlerle erenlerdir.
Dostlara ısmarıcım olsun (*), içyüzden anlam gelinleri size yüz gösterdi, gizli şeyler açıldı mı, sakınınsakının,
onu yabancılara söylemeyin, anlatmayın; duduğunuz şu sözlerimi herkese söylemeyin. Çünkü
"Hikmeti, ehli olmayandan başkasına vermeyin; ona zulmetmiş olursunuz; ehlinden de esirgemeyin, ehline
zulmedersiniz" denmiştir. Eline bir güzel, bir sevgili geçse, ben seninim, beni kimseye gösterme; evinde
gizle dese onu çarşılarda-pazarlarda dolaştırman, herkese, gel de şunu bir gör demen, yerinde bir iş midir;
o sevgilinin de hiç hoşuna gidermi bu iş? Onlara gitmez amma sana da kızar. Ulu Tanrı, bu sözleri onlara
haram etmiştir. Hani cehennemlikler, cennetliklere, nerde verginiz, nerde adamlığınız? Tanrının size verdiği,
bağışladığı şeylerden birazcığını sadaka olarak, kulların gönüllerini almak için döküp saçsanız, bize
bağışlasanız ne olur ki?

Büyük kişilerin kadehinde yeryüzünün de bir payı var.

Çünkü biz bu ateşin içinde yanıyor, eriyoruz; o meyvelerden birazcığını verseniz, o arı-duru, soğuk mu
soğuk cennet sularından bizim de canımıza dökseniz ne çıkar ki? diye bağırırlar ya... "Cehennemlikler,
cennettekilere; sudan, Tanrının size rızk olarak verdiği şeylerden bize de dökün-saçın derler; cennettekiler
de derler ki: Gerçekten de Allah her ikisini de kâfirlere haram etmiştir." Cennettekiler, onu Tanrı haram
etmiştir size derler; bu nîmetin tohumu dünyada ekilecekti; mademki orda ekmediniz, ekmeye de
çalışmadınız, burada ne biçeceksiniz, ne elde edeceksiniz? Büyüklük etsek de size versek bile mademki
Tanrı, onu size haram etmiştir, boğazınızı yakar, boğazınızdan aşağıyşa gitmez o. Bir keseye koysanız kese
yırtılır, dökülür-gider. İşte tıpkı bunun gibi.
Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin; Mustafâ'nın yanına, münâfıklardan, yabancılardan bir topluluk geldi.
Sahâbe, gizli şeyleri anlatmada, Mustafâ'yı övmedeydi. Peygamber, üstü kapalı olarak sahâbeye buyurdu ki:
"Kaplarınızın ağızlarını kapatın." Yâni testilerin, kâselerin, tencerelerin, kapların-kacakların, küplerin
ağızlarını örtün; örtülü tutun; pis, zehirli hayvanlar vardır; testilerinize düşerler Tanrı esirgesin; siz de
bilmeden o testiden su içersiniz; size ziyanı dokunur. (Mustafâ) böylece onlara, yabancılardan hikmeti
gizleyin; yabancıların önünde ağzınızı-dilinizi kapatın; çünkü onlar fârelerdir; bu hikmete, bu nîmete lâyık
değildir onlar buyurdu.

(Mevlânâ) buyurdu ki:

Tapımızdan kalkıp dışarıya giden o bey, sözümüzü etraflıca anlamadı amma kısaca anladı ki biz onu
gerçeğe çağırmadayız. Onun o yalvarışını, o baş sallayışını, o sevisini anlayış yerine tutuyoruz. Hani bir
köylü,şehre gelir de ezan sesini duyar; ezanın anlamını etraflıca anlamaz amma maksat nedir, bunu anlar
ya.

(*)
"Bir nesnenin işlemesini bir âdeme, bir kimsenin eylediği siparişe ve ısmarıca dinür..." Kaamûs tercemesi, Matbaa-i Bahriye, 1305, c.IV,
s.1219}. Kaamûs tercemesi taranmadı mı, tarandıysa "Vasıyyet" karşılığı olan "ısmarıç" sözü nasıl atlandı? Kaamûs tercemesinde bulundurana göre bu
sözün, dilde yaşayan bir söz olduğu kesin olarak anlaşılmıyor mu? Hele "tutsu" sözünden daha güzel, daha anlaşılır bir söz değil mi? Bilmem, bilemem.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

20.Bölüm

Son Söz

11.Bölüm