17.Bölüm
17. BÖLÜM
- Nâib dedi ki:
Bundan önce kâfirler, putları öperler, putlara secde ederlerdi. Biz de şu zamanda onun
tıpkısını yapıyoruz. Gidiyor, Moğollara secde ediyoruz; sonra da kendimizi Müslüman
sayıyoruz. Ayrıca içimizde hırs, istek, kin, haset gibi bunca put var; bunların hepsine de itâat
etmedeyiz; hem içten, hem dıştan biz de aynı işi yapıyoruz; sonra da kendimizi Müslüman
sayıyoruz.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Amma burda bir başka şey var. Hatırınıza şu kötüdür, beğenilmeyecek birşeydir düşüncesi geliyor ya;
gönül gözünüz, kesin olarak niteliksiz bir pek büyük şey görmüştür ki bu, size kötü, çirkin görünüyor. Acı
su, tatlı suyu içmiş olana acı gelir. "Herşey, zıddiyle meydana çıkar." Şu halde Ulu Tanrı canınıza inanç
ışığını vermişki bu işleri çirkin görüyorsunuz. Demek ki güzelin karşısında bu çirkin görünüyor. Böyle
olmasaydı neden başkalarında bir dert yok; ne haldeyseler hallerinden memnunlar; iş bundan ibâret
diyorlar. Ulu Tanrı, size dileğinizi verecektir; elde etmeye çalıştığınızı elde edeceksiniz. "Kuş kanatlarıyla
uçar, inanç sahibi himmetiyle."
Yaratıklar üç sınıftır. Kimisi meleklerdir, salt akıldır hepsi; ibâdet, kulluk, Tanrıyı anış, onlara tabiattır,
yiyip içmedir, onunla geçinirler, onlara yaşayış budur; hani balığın suda yaşadığı gibi; balığın canı da sudur;
yatağı, yastığı da. Meleğe teklif de yoktur; çünkü şehvetten arınmıştır, ter-temizdir. Şehvete düşmüzse,
nefsine, havasına uymazsa ne var ki? Zaten bunlardan arınmıştır o. Hiç savaşmaz nefsiyle. İbâdet etse bile
ibâdetini saymazlar; çünkü bu, onun yaratılışından ileri gelir, onsuz olamaz ki. Yaratıkların kimisi de
hayvandırlar. Onlar salt şehvettir, kötülük yapma diyen akıl yoktur onlarda; insanlara olduğu gibi onlara
teklif yoktur. Yoksul insana gelince; O, akılla şehvetten meydana gelmiştir Yarısı melektir, yarısı hayvan.
Yarısı yılandır, yarısı balık. Balık oluşu, suya çeker, yılanlığı toprağa sürer onu; çekiştedir, savaşta. "Aklı
şehvetini yenen, meleklerden yücedir; şehveti aklını yenen hayvanlardan aşağı."
Melek bilgiyle kurtuldu; hayvan bilgisizlikle kurtuldu;
İnsanoğluysa ikisinin arasında çekişe-dövüşe kaldı-gitti.
Şimdi insanların kimisi, akla o kadar uydu ki tümden melek oldu, salt ışık kesildi-gitti. Bunlar
peygamberlerdir, erenlerdir; korkudan da kurtulmuşlardır, umudan da. "Ne korku vardır onlara, ne
hüzünlenirler onlar." Kimisinin de şehveti, aklına üst olmuştur. Bunlar da tam hayvan olmuşlardır. Kimisi de
kavga, savaş içinde kalmıştır. Bunlar içlerinde dert, ağrı, feryâd, özleyiş beliren bir bölüktür; bu çeşit
yaşayışlarını hoş görmez bunlar. Bunlar, inananlardır. Erenler, bunları konaklarına ulaştırmayı, kendilerine
döndürmeyi beklerler, şeytanlar da onları aşağılıkların en aşağısına çekmeyi beklerler.
Şiir
Biz de istiyoruz, başkaları da istiyor;
Bakalım, baht kimin olacak, devlete kim ulaşacak?
"Allahın yardımı gelince.... Sûrenin sonunadek." Zâhir müfessirleri şöyle tefsîr ederler: Tanrı rahmet
etsin, esenlikler versin. Mustafâ, dünyayı Müslüman edeyim, Tanrı yoluna sokayım diye çalıştı, çabaladı.
Öleceğini anlayınca âh dedi, ömrüm yetmedi ki halkı çağırayım. Ulu Tanrı dedi ki: Gam yeme, şu anda
geçip gidiyorsun; orduyla, kılıçla iller aldın, şehirler zaptettin ya, ben ordusuz olarak her yeri, herkesi sana
uydurayım, inanç sahibi edeyim. Bunun nişânesi de işte şu: Ölürken halkın, kapıdan bölük-bölük girdiğini,
takım-takım Müslüman olduğunu göreceksin. Bunu gördün mü de bil ki yolculuk vaktin geldi-çattı; Tanrının
noksan sıfatlarından arı olduğunu söyle, ondan yargılanma dile ki oraya göçeceksin artık. Fakat gerçeğe
ulaşanlar derler ki manası şudur; insan sanır ki, kötü işleri kendi gücüyle, kendi çabasıyla kendisinden
giderebilirler. Fazla savaşır, gücünü-kuvvetini daha çok harcar, fakat gideremez; umutsuz bir hale düşer.
Ulu Tanrı ona der ki: O işi gücünle-kuvvetinle başaracağını sandın. Bu bir yol-yordamdır ki koymuşum; yâni
neyin varsa yolumuza dök-saç; ondan sonra bizim bağışımız gelir-çatar. Şu sonu gelmez, bitip tükenmez
yolda bu arık elle, bu arık ayakla yürü, yol al; biz biliyoruz ki şu arık ayakla bu yolu aşamazsın sen. Hattâ
yüz bin yıl yürüsen bir konaklık yol bile gidemezsin. Fakat mâdemki bu yola düştün, elden-ayaktan kaldın,
düşüp yerlere serildin, artık hiç gücün-kuvvetin kalmadı mı, ondan sonra Tanrı yardımı elinden tutar. Hani
çocuk süt emdikçe kucakta taşınır, büyüdü mü yürüsün diye onu kucaktan indirirler, yere bırakırlar. Şimdi
de gücün-kuvvetin bitti artık. Gü-cün-kuvvetin varken savaşıp dururdun; arada-sırada uykuyla uyanıklık
arasında, yahut da uyanıkken sana bir lûtufta bulunurduk da onunla biz arama yolunda kuvvet bulurdun,
umutlanırdın. Şimdi, şu anda araç da kalmadı ya; artık bizim lûtuflarımızı, bağışlarımızı, yardımlarımızı
seyret; bölük-bölük başından dökülür-saçılır onlar. Yüzbinlerce çalışıp çabalamayla bir zerresini bile
göremezsin bu lûtufların. Şimdi bunları gördün, bu devlete erdin ya;"Rabbin: Överek noksan sıfatlardan arı
olduğunu söyle onun" o işi kendi-kendine başarırsın, elinden gelir o iş sanmıştın ya, o sanıdan, o
düşünceden tövbe et artık. Bu işi başarmayı kendinden bildin, bizden değil; fakat şimdi gördün ya; bu işi
başarma, bizdendir; "Yarlıganma dile; gerçekten de o, tövbeleri kabul eder."
Biz Emîr'i dünya için, yahut bilgisi, ibâdete koyulması yüzünden sevmiyoruz. Başkaları bunlar için
severler; çünkü Emîr'in arkasını görmüşlerdir, yüzünü değil. Emîr aynaya benzer, bu huylar da tıpkı değerli
incilerdir, altınlardır; bunları aynanın ardına koymuşlardır. Altına âşık olanların, inciye tutulanların gözleri
aynanın ardındadır. Aynaya âşık olanların gözleriyse altında, incide değildir; onlar boyuna aynaya yüz
tutmuşlardır; aynayı ayna olduğu için sever onlar; çünkü aynada güzel yüz seyredeler; usanmazlar
aynadan. Fakat yüzü çirkin olan, ayıplı olan, aynada bir çirkin, bir ayıplı yüz görür, aynanın yüzünü çevirir;
o incileri mücevherleri diler. Evet; aynanın ardına binlerce çeşit nakışlar yaparlar, mücevherler korlar;
bundan aynaya ne ziyan var. Ulu Tanrı, hayvanlıkla insanlığı karıştırdı, ikisi de meydana çıksın diye;
"Herşey zıddıyla belli olur, meydana çıkar." Çünkü zıddı olmadıkça, zıddını söylemedikçe hiçbir şey, târif
edilemez; imkân yoktur buna. Ulu Tanrının zıddı yoktur da onun için "Ben bir gizli defineydim, bilinmeyi
diledim, sevdim" demiş, ışığı meydana çıksın diye karanlıktan ibaret olan şu kâinatı yaratmıştır; gene
böylece peygamberlerle erenleri meydana çıkarmış, "Sıfatlarımla halka görün" demiştir. Onlar, düşmanın
dosttan, tek, eşsiz kişinin yabancıdan ayrılması, belli olması için Tanrı ışığını elde etmiş olanlardır. O
anlama, zâten anlam bakımından zıt yoktur, görünüşte zıddı vardır onun. Hani Adem'in karşısında İblis,
Mûsâ'nın karşısında Firavun, İbrâhim'in karşısında Nemrûd, Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin,
Mustafâ'nın karşısında Abû-Cehl gibi tıpkı... Sonu da yoktur bunun. Şu halde anlam bakımından zıddı
yoktur amma erenlerle Tanrıya bir zıt belirlemede; hem de halk, onlara ne kadar düşmanlık ederse, ne
kadar aykırı hareket ederse işleri o kadar yücelmede onların, o kadar yayılıp tanınmada. "Tanrı ışığını
nefesleriyle söndürmek isterlerse de Tanrı, kendi ışığını tam parlatır; kâfirler hoş görmeseler de böyledir
bu."
Ay, ışığını saçar, köpek de ürür-durur;
Ayın ne suçu var? Köpeğin huyu bu.
Gökyüzünde ne varsa Ayla ışıklanır;
Yeryüzünde bir kırağdan ibâret olan köpek de nedir ki?
Birçok kişiler vardır ki Ulu Tanrı onları nîmetle, malla, altınla, beylikle azâplandırır; oysa ki onların
canları, bunlardan kaçar. Bir Tanrı yoksulu, Arab ilinde, ata binmiş bir bey gördü; alnında peygamberlerin,
erenlerin ışığı vardı. Bunu gördü de dedi ki: Kullarını nimetlerle azaplandıran Tanrı, arıdır noksan
sıfatlardan.
Yorumlar
Yorum Gönder