74.Bölüm


74. BOLÜM
(1) - Yüce hayırlarınız, hani güneş gizlenmez derler ya, tıpkı onun gibi dilden dile
dolaşıp yayılmada; bilinip anlanmada. Biz de, böyle huylara mahzen, bir çeşit incilere mâden kesilen zâtı
görelim dedik. Her yana erişen şu meyvelerin ağacı olan kişiyi görme isteğine düştük. Her an da bu istek
çoğalıp duruyor. Meyvelerini görmeyi yeter bulmayalım; varalım, gölgesinde oturalım diyoruz. Hamdederiz
Tanrıya ki bu istek, özleyenlerden erişti bize. Şükürler olsun, sonra gene şükürler olsun, gene de şükürler
olsun. Tanrım, sen çoğalt, eksiltme.
Önü-sonu olmayan bu ulu devlete erişenlerin devletinden faydalanabilen, o devlete eş-dost
kesilebilen kişi de, dil söylemeden masallar duyan kişidir; onların özlerindeki yüce anlamlar, harfsiz-sessiz
olarak can kulağına erişen kişidir; başkası değil. Çünkü on sekiz bin âlemin padişahının bu has kullarla
oynadığı ilk oyun, el öpmeye başladıkları anda onları hemencecik dilsiz edişidir. «Kim Allahı tanırsa dili
tutulur, söylemez olur.» Buna şaşılmaz da... Dünyada da âdet böyledir. Nerde anlam kuvvetlenirse
görünüş arıklaşır-gider. Ceviz de, fındık da kabuğunun içindeyken şakırdar, ses verir, Kabuk azıcık çatlasa,
kırılıp yarısı düşse şakırtısı azalır. Tümden kırılsa hiç ses vermez. İç ne kadar inceyse kabuk, o kadar katı
olur, sert olur. Çünkü için bekçisidir kabuk. Sabah yaklaşınca korku azalır; bekçiler de evlerine gitmeye
koyulurlar.
Bu sözlerle böylesine kişinin hiç söz söylemediğini anlatmak istemiyoruz. Ancak diyoruz ki: Kendisi
söz söylemez; sözü kendiliğinden değildir; fakat işkillere cevap verir(2); düğümleri çözer. Fakat çözdüğü
şeylerden hiç bahsetmez. Hani baba, küçücük çocuğuna söz söyler, onunla konuşur; konuşur amma
evliliğinin derdini, neş'esini, o aklı ermez çocuğa söylemez ya; çevgenden, toptan, güzel renkli kuşlardan,
cevizden, kuru üzümden, dududan, kumrudan söz açar... Çocukları muştulamak, korkutmak, bu çeşit
sözlerle olabilir.
On sekiz bin âlem içinde, bu topluluktan daha kimsesiz kimsecikler yoktur. Mustafâ'nın kimsesizliği
de buydu, yetimliği de bu yetimlikti; yoksa o, Abdül-Muttalîb’in ölümüyle yetim olmamıştı; Mekke'den
Medine'ye göçmekle de gurbete düşmemişti; zâti garipliğin alâmeti, bir şardaş, bir dildeş bulamamaktır.
Hangi dildir ki onların diliyle dildeş olsun? Onlardan hiçbir garip yoktur ki bir garip okşayanı umsun; aksine
onlar, bütün dünya gariplerine nazlanırlar; siz derler, bu âlemdesiniz, bizse yüce âlemden gurbete
düşmüşüz. Farsça söyleseler Farsça bilenler anlamaz; Arap olsalar da arapça söyleseler başka Araplar
anlamaz. Anlarlar, fakat anlayış duygusuyla şekle bürünen görünüşteki anlamı anlarlar, maksatlarıysa
anlaşılmaz da anlaşılmaz. Çünkü anlamı anlamak başkadır, maksada ulaşmak başka. Hani Türk Çin
padişahının tapısına bir Arap şairi geldi; söylediği şiiri okumaya izin istedi. İzin verilince okumaya koyuldu.
Padişah, her beyt okundukça, o beyte uygun olarak başını sallıyordu. Vezirle dîvandakiler, padişah arapça
biliyormuş meğerse; fakat bizden gizlemiş; bizi sınamış... Ya arapça kötü birşeyler söylediysek diye telâşa
düştüler. Sonunda bir gün fırsat buldular; padişah ava gitmişti, avlar tutmuştu, pek neş’eliydi.

A seher yeli, o zincir saçlara söyle;
Söyle fırsat bulursan gönlümün hallerini.
Fakat gönül suyu gönül arar bir halde değilse...
Sakın; beni görmemiş ol, hiç tınma.

Fırsat gözlemek, sözleşme vaktini tanıyıp bilmek gerek. Şu hadîste de var ya: «Gönlünüze bir
yumuşaklık, bir merhamet geldi mi fırsat bilin de duâya koyulun.» Varlık âleminin ulusu, yerlerin-göklerin
ışığı bunu göstermiş bize. Devlet adamları içinde biri vardı, sözünü, en çok çekinmeyen oydu, padişahın
ona karşı sevgisi, öbürlerine beslediği sevgiden fazlaydı. Tapıya koştu, diz çöktü de a dünyanın padişahı
dedi, bir müşkülümüz var. Padişah, söyle dedi. Dedi ki: Dünyanın padişahı arapça biliyor mu? Padişah,
hayır dedi, bilmem. Dedi ki: O gün, o şâir, anlaşılması güç kelecilerle düzdüğü o kasîdeyi okumuştu hani...
Dîvanda bulunan edipler bile gücülen anlayabiliyorlardi; sizse her beytin sonunda, ne de güzel söylemişsin
der gibi başınızı sallıyordunuz. Padişah öylesine güldü ki gülüşünden sırtüstü yerlere serildi. Gülmesi
bitince dedi ki: Siz şunu anlamadınız: Sözün anlamı başkadır, söyleyen kişinin maksadı başkta. Hani bir
kul, tapımıza karşı bir suç işler. O suçu açığa vurmak istemeyiz de halk içinde onu, başka bir suç yüzünden
azarlamak, terbiye etmek isteriz; ne diye böyle bir kusurda bulundun deriz. Maksadımız, dile getirdiğimiz,
halkın anladığı suç değildir; maksadımız nedir, bir biz biliriz, bir de o kul. Gene bunun gibi, hani birisi bir
hizmette bulunur; o hizmetin herkesin kulağına gitmesini istemiyiz. Ona lûtufta bulunmak üzere gizli bir
işe memur ederiz, yollarız onu; halk arasında ap-açık, fakat bam-başka sözler söyleriz, haberler göndeririz
ona... Sözümüz, sözümüzün anlamı, maksadımıza perde olur. Şimdi şiirin anlamı, bizi başka padişahlardan
üstün tutmaktır, onlardan ulu olduğumuzu bildirmektir; bizi meleğe, feleğe benzetmektir. Fakat o şâirin
asıl maksadı bizden elbise edinmektir, ihsan elde etmektir, para-pul koparmaktır. O maksada ulaştın,
dileğini kabul ettik, gönlünü hoş tut diye başımızı salladık.
Meşhur ya; Ulu Şeyh'in semâ'ında çalgıcı şu beyti okudu:

Geç geldin, yanımdan da tez gittik;
Geç gelmek, tez gitmek gülün harcıdır.

Semâ'da bulunanlardan üç kişi, bu beyti duyunca nâra atıp yüzüstü düştü. Birisi, bu beyit, şu üç
kişinin hâline uygun düştü dedi. Şeyh buyurdu ki: Evet, öyle amma hallerinin arasında da pek büyük fark
var. Buyur ey şeyh dediler. Şeyh, kendilerinin söylemeleri daha iyi dedi; gelsinler, dilleriyle söylesinler.
Hikâye uzundur... Onlardan biri, yıllardır bir kadının peşindeydi. Öbürü yıllardır, Tanrının kendisine bir
erkek evlât lûtfetmesini dilerdi. Yıllardan sonra bir çocuğu oldu, fakat bir haftadan fazla yaşamadı. Öbürü
de bir haldeydi ki ne oğula âşıktı, ne kıza... O, oğlu, kızı yaratanı seviyordu.
Kur'ân'ı çok tefsîr ettiler amma az kişi Kur'ân'daki maksadı tefsîr edebildi. «Onlar ki inandılar.»
Herkes, kendi imanını tefsîr etti, Mustafâ'nın imaniyle onun maksadı gizli. «Ve iyi işler işlediler.» Gene
herkes, kendi işlediği işi tefsîr etti; Peygamber’in işlediği iş nerde? «Onların ecirleri.» Gene herkes,
vehminin çizip düzdüğü ecri tefsîr etti; Mustafâ'nın ecrindeki maksat hani? Bütün âlem şiirler okur, can
der, dost der, herkes âşıktır; fakat âşığın yüceliği, sevgilisinin yüceliği miktarıncadır.

Halk, sevgide çeşit-çeşittir; herkes bir şey sever;
Sevdiğinden dolayı mâzur görülmeye en lâyık olanı
sevgilisi en üstün olanıdır.

Sivrisinekten tut da filedek herbirinin bir dileği var, herbirinin bir sevgilisi. Köpeğin kutsuzluğu,
dilediği gıdânın kutsuzluğundandır; peygamberlerle erenlerin yücelikleriyle, dilediklerinin yüceliğinden
meydana gelmede. Aşksız bir diri olamaz, mümkünü yok. Nitekim Sadr-ı İslâm buyurmuştur. Kim ben âşık
değilim, hiçbir şeyi sevmiyorum derse kalkın da burnunu kesin o herifin, kulaklarını kesin gözlerini oyun.
Bağırdı mı da deyin ki: Sevgiliden bunu istiyoruz, onun ayrılığıyla ağlayıp bağırmak gerek. Ambardan bir
avuç yeter, kitaptan bir yaprak... Geri kalanını buna kıyasla. «Şükrederseniz elbette arttırırım size.» Yâni,
iştahınızda kuvvet görürsem arttırırım; çünkü bu nimetin şükrü, iştahtan başka bir şey değil. O hizmet,
iştahı belirtmektir, iştahı göstermektir; iştah kuvveti yokken iştahı arttırmak değildir. Nîmet usanç verir;
usanç da bu küfürden ileri gelir.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

20.Bölüm

Son Söz

11.Bölüm