21.Bölüm
21. BÖLÜM - Şerîf-i Pâ-sûhte der ki:
Dünyaya aldırış bile etmeyen o kutlu nîmet sahibi,
Herkesin,herşeyin canıdır da cana boşverir
Vehmin neyi kavrarsa
Onun kıblesidir o, fakat vehme aldırış bile etmez.
Bu söz, berbat bir sözdür. Ne padişahı övüştür, ne kendini övüş. A adamcık, o, sana aldırış bile
etmesin, bundan ne zevk alırsın sen? Dostların sözü değil, düşmanların sözü bu. Adam, düşmanına, sana
boşvermişim, aldırmıyorum bile der. Şimdi şu ateş gibi giden âşık Müslümanı bir seyret, sevgiliden zevkşevk
elde etmiş de sevgili diyor, bana aldırış bile etmiyor. Bu, şuna benzer: Bir külhancı, külhanda oturmuş
da padişah diyor, sana da aldırış etmez, bütün külhancılara da boşverir. Şu külhancı adamcağızdan padişah
vazgeçmiş, ona aldırış bile etmiyor; peki bu adamcağız, ne zevk alabilir bundan? Evet, söz şuna devler, ki
külhancı, ben külhanın damına çıkmıştım; padişah geçiyordu. Selâm verdim ona; bana birhayli baktı da
geçti-gitti; sanki hâlâ da bana bakmada desin. Bu bir sözdür ki o külhancıya zevk verir. Fakat padişah
külhancılara boşverir sözü, ne padişahı övüştür, ne külhancıya zevk verir. "Vehmin neyi kavrarsa" diyor. A
adamcık, senin vehmine de esrarkeşin vehminden başka ne olabilir ki? İnsanlar, senin vehmine de aldırış
etmezler. Vehminle onlara hikâyeler anlatsan usanırlar, kaçarlar. Vehim de ne oluyor ki Tanrı ona aldırış
etmesin. Aldırış etmeyiş âyeti kâfirler hakkındadır; hâşâ, mü'minler hakkında olamaz. A adamcık, Tanrının
aldırış etmeyişi meydanda, herkes bilir bunu; sende bir hâl olur da bir-şeye değerse üstünlüğü ne kadarsa
o kadar aldırış eder sana.
Şeyh-i Mahalle de derdi ki: Önce görüş gerek; söyleyip duymak sonra. Nitekim padişahı
görürler amma padişaha yakın olan, onunla görüşüp konuşan adamdır.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Bu eğri, berbat, tersine bir söz. Tanrı eserlik versin, Mûsâ söyledi, işitti de ondan sonra görmeyi
diledi. Söz makamı Mûsâ'nın, görme, Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin; Mustafâ'nın. Öyleyse bu söz
nasıl doğru olur, ne biçim sözdür bu?
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Birisi, Tanrı sırrını kutlasın, ârifler padişahı Tebrizli Şemseddîn'in katında dedi ki: Bu sabah, kesin
delille Tanrının varlığını isbât ettim. Mevlânâ Şemseddîn buyurdu ki: Demin melekler gelmişlerdi; Tanrı
ömürler versin, dünyadakilere karşı kusurda bulunmadı da hamdolsun Tanrıya, Tanrımızın varlığını isbât
etti diye duâ ediyorlardı bu adama. A adamcağız, Tanrının varlığı zaten meydanda; onu isbâta delil
gerekmez ki. Sen bir iş yapacaksan onun katında bir mertebe, bir makam sahibi ol, o mertebede, o
makamda kendini isbât et; yoksa o, senin delilin olmasa da vardır. "Hiçbir şey yoktur ki onu överek noksan
sıfatlardan arı olduğunu söylemesin."
Bunda şüphe yok ki bu fakıyhler zekidir, kendi alanlarında gördükleri şeyleri yüzde yüz, tam görürler.
Fakat onlarla öbür dünyanın arasına, caizdir, caiz değildir düzeninin kurulması için bir duvardır,
çekmişlerdir. Bu duvar, onlara engel olmasaydı o bilgiyi hiç okumazlardı; o iş, öylece kala-kalırdı. Tanrı
sırrını kutlasın ulu Mevlânâ da buna benzer bir örnek getirir de buyururdu ki:
O dünya bir denize benzer, bu dünyâsa köpük gibidir. Üstün ve Ulu Tanrı, köpükçeğizi de mâmur bir
hale getirmeyi diledi de bir bölük halkın arkasını o denize döndürdü; onlar, bununla oyalanmasalar halk,
birbirini yok eder, köpükçeğiz de bu yüzden yok olur-gider. Bir çadırdır, padişah için kurmuşlar. Bir bölük
halkı da bu çadırın kurulmasına memur etmişler. Birisi, ben ipi germeseydim der, çadır nasıl düz dururdu.
Öbürü ben mıhı çakmasaydım der, ipi nereye bağlarlardı. Herkes de bilir ki bunların hepsi, çadırda oturup
sevgiliyi seyretmek isteyen padişahın kullarıdır. Çulha vezirlik isteğine düşseydi de bez dokumasaydı bütün
dünya halkı, çır-çıplak kalırdı. Ona, bu işe karşı bir sevgi, bu işte bir zevk verdiler de işini yeter buldu. Şu
halde bu topluluğu, bir köpükçeğizden ibâret olan dünyayı düzene sokmak için yaratmışlardır; dünyayı da o
erenin düzeni için. Ne mutlu o kişiye ki dünyayı, onun düzeni için yaratmışlardır; onu, dünyanın düzeni için
değil. Şu halde üstün, Büyük Tanrı, herkese, giriştiği işte bir yetiniş, bir tat veriyor; yüz bin yıl ömür sürse o
işi bırakmıyor; her gün o işe karşı sevgisi daha da artıyor; o işte, o sanatta mahareti artıp duruyor; ondan
lezzetler buluyor, hoşlanıyor. "Hiçbir şey yoktur ki onu överek noksan sıfatlardan arı olduğunu söylemesin"
demişler ya. İp gerenin ayrı bir tesbihi var, mıh çakanın ayrı bir teşbihi. Direği yonan, yapan marangozun
ayrı bir tesbihi var, çadır bezini dokuyanın ayrı bir tesbihi; çadırda oturup zevk eder, safâ süren erenlerinse
bam-başka bir tesbihi.
Şimdi bu topluluk, yanımıza geliyor ya; sussak usanırlar, incinirler; bir-şey söylesek onlara lâyık olan
sözü söylemek gerek, o vakit de biz inciniriz. Giderler, bizden bezmiş, kaçıyor diye kınarlar bizi. Odun
tencereden kaçar mı hiç? Kaçsa-kaçsa tencere kaçar, tencere dayanamaz, Ateşin odundan kaçması,
kaçmak değildir. Onu arık görmüştür de o yüzden uzaklaşmıştır ondan. Gerçekte, ne halde olursa olsun
tencere kaçmaktadır. Şu halde bizim çekinip kaçmamız, onların çekinip kaçmasıdır. Biz aynayız; onlarda bir
kaçış varsa o görünür bizde; onlar için kaçarız biz. Ayna, içinde insanın kendisini gördüğü bir araçtır. Bizi
usanmış görüyorsan o usanç, onların usancından ileri gelir; çünkü usanç, arıklık sıfatıdır; buraya usanç
sığmaz; ne işi var usancın burada?
Şöyle rasgeldi, hamamda Şeyh Salâhaddin'e fazla tapı kıldım. O da bana karşı fazla bir gönül
alçaklığında bulundu. O gönül alçaklığından şikâyet ettim. Bu sırada gönlüme şu düşünce geldi; kendikendime,
tapı kılmada aşırı vardın; gönül alçaklığını yavaş-yavaş göstermek gerek;önce elini ovarsın, sonra
ayağını. Derken azar-azar, işi bir yere vardırırsın ki artık o tapı kılma, o gönül alçaklığı, görünmez olur; o da
buna alışır-gider. Hâsılı onu zahmete sokmamak, alçak gönüllülüğe karşılık alçak gönüllülük etmeye
zorlamamak gerek... Onu buna alıştırırsan yavaş-yavaş alıştırırsın. Dostluğu da böyle yapmak gerek,
düşmanlığı da böyle azar-azar. Önce öğüt verirsin; dinlemezse döversin, gene dinlemezse kendinden
uzaklaştırırsın. Kur'ân'da da deniyor ya: "Kadınlara öğüt verin, yataklarınızı ayırın onlardan, dövün onları."
Dünya işleri de böyle gider. Görmez misin? İlkbaharın barışı, dostluğu, başlangıçta azar-azar bir ısı
gösterir; derken daha çok, derken daha da çok. Ağaçlara bak; yavaş-yavaş gelişirler. Önce bir gülümseme;
derken yavaş-yavaş yapraklanırlar, meyve verirler, varlarını-yoklarını elde ederler; dervişçe, sûfîce, neleri
varsa ortaya korlar; hepsini de oynarlar, yutulurlar.Dünya işlerinde olsun, ahret işlerinde olsun, işe ilk
girişmede aşırı gidene o iş, kolaylaşmaz. Meselâ rıyâzat mı yapacak, yolunu şöyle göstermişler: Bir batman
ekmek yiyorsa her gün bir dirhem azaltır; bir-iki yıl geçti mi yediği ekmeği yarım batmana indirmiş olur.
Öylesine azaltır ki bedene onun azalışını göstermez. İbâdet de, ibâdete yüz tutuş da, namaz da böyle. Hiç
mi namaz kılmıyor; namaza başladı mı, Önce beş vakit namaz kılar, onu bırakmamaya gayret eder, ondan
sonra boyuna arttırmaya koyulur.
Yorumlar
Yorum Gönder